Zeynep
Tecrübeli Üye
Misafir Taşları?
MİSAFİR TAŞLARI...
Anadolu’nun Unutulan Muazzam Zarafeti
Misafirlik, yolculuktur. Her yolculcukta az ya da çok meşakkat vardır. Özellikle uzun mesafelerde insanların; açlık, susuzluk, konaklama ve maddi yetersizlik gibi sorunlarla karşılaşmaları muhtemeldir. Yolda kalmışlara zekât verilebilmesi de bu yüzdendir.
Ecdadımız bu meşakkati bildiği için hanlar, kervansaraylar, hankâhlar, zaviyeler inşa ederek hassasiyet göstermiş. Vakıflar kurarak da bu yapıların maddi devamlılığını sağlamış. Her biri, bir günlük seyahatle ulaşılabilecek mesafe aralığında inşa edilen bu mekânlar, yolcular için nimet olmuş, ihtiyacın karşılanmasına vesile olmuş.
Büyük ve organize birlikler olan ordular bile, derbent teşkilatının desteğiyle daha güvenli ve konforlu seferler yapabilmiş.
Bu saydıklarımızın dışında yolculuğunu tamamlamış, artık tam manasıyla misafir olmuş kişiler de ihmal edilmemiş. Evlerin misafirlere ayrılan en güzel odaları, köy odaları gibi kamusal alanlar, onların rahatlığı için hazır tutulmuş. Ayrıca gittiği yerlerde, tanıdığı olmayan kişilerin sığınacağı ilk yerler de herhalde imaretler ve dergâhlar olmuş.
Bununla birlikte, öyle güzel bir âdet daha var ki, günümüzde ne kadar devam ettiriliyor bilinmez ama âdetin müsebbiplerinin mevcudiyeti hâlá devam ediyor. Bu âdet de, misafir taşı âdetidir. Bir zamanlar coğrafyamızın dört bir yanında rastlanan bu taşlar; bugün sadece Malatya’nın Battalgazi ilçesindeki Toptaş Camii’nin duvar diplerinde sessizce bekliyor, geçmişte üzerinde bekleyen misafirlerin garipliğini bugün kendileri yaşıyor. İşte bu taşlar, misafirlik kültürümüzün âdeta taşta vücut bulmuş halidir.
Şöyle ki, konulan her taşın bir sahibi vardır. Top gülleleri büyüklüğündeki bu taşlardan birine oturan bir misafir, sessizce şöyle der aslında: “Yoldan geldim, param da yok, kalacak yerim de.”
Taşı oraya koyan da, üstüne oturan da nasıl ve ne zaman hareket etmesi gerektiğini bilir; akşam namazından sonra o taşlardan birine oturan kişiyi gören taş sahibi de onu evine götürür, imkânı nispetinde ağırlardı.
İnsanın aklına, şu soru gelebilir: O dönemin insanı, bir yabancıya nasıl güvenip de evine buyur edebildi? Görünen o ki toplumsal güven ortamı bugünkünden çok daha güçlüymüş. Gönül rahatlığı ile evde misafir ağırlanıyormuş.
Peki, ya bugün? Aynı iç huzuruyla bir yabancıyı evimize buyur edebilir miyiz? Bu soruya cevap hayır olsa da karamsarlığa gerek yok. Çünkü bu durum şehir hayatında pek mümkün görünmese de kırsalda hala gönlü geniş, sofrası açık insanlar var. Unutmamalıyız ki rızkı veren Hazreti Allah’tır, misafiri kapımıza gönderen de O’dur. Gelen her misafirin bereketiyle geldiğinin şuurunda olarak, kapımızı da gönlümüzü de açık tutmamız gerekir.
İyi niyetle geldi ise helal ü hoş, afiyet şifa olsun. En önemlisi hidayetine vesile, Müslüman’ın misafirperverliğine de örnek olsun.
Anadolu’nun Unutulan Muazzam Zarafeti
Misafirlik, yolculuktur. Her yolculcukta az ya da çok meşakkat vardır. Özellikle uzun mesafelerde insanların; açlık, susuzluk, konaklama ve maddi yetersizlik gibi sorunlarla karşılaşmaları muhtemeldir. Yolda kalmışlara zekât verilebilmesi de bu yüzdendir.
Ecdadımız bu meşakkati bildiği için hanlar, kervansaraylar, hankâhlar, zaviyeler inşa ederek hassasiyet göstermiş. Vakıflar kurarak da bu yapıların maddi devamlılığını sağlamış. Her biri, bir günlük seyahatle ulaşılabilecek mesafe aralığında inşa edilen bu mekânlar, yolcular için nimet olmuş, ihtiyacın karşılanmasına vesile olmuş.
Büyük ve organize birlikler olan ordular bile, derbent teşkilatının desteğiyle daha güvenli ve konforlu seferler yapabilmiş.
Bu saydıklarımızın dışında yolculuğunu tamamlamış, artık tam manasıyla misafir olmuş kişiler de ihmal edilmemiş. Evlerin misafirlere ayrılan en güzel odaları, köy odaları gibi kamusal alanlar, onların rahatlığı için hazır tutulmuş. Ayrıca gittiği yerlerde, tanıdığı olmayan kişilerin sığınacağı ilk yerler de herhalde imaretler ve dergâhlar olmuş.
Bununla birlikte, öyle güzel bir âdet daha var ki, günümüzde ne kadar devam ettiriliyor bilinmez ama âdetin müsebbiplerinin mevcudiyeti hâlá devam ediyor. Bu âdet de, misafir taşı âdetidir. Bir zamanlar coğrafyamızın dört bir yanında rastlanan bu taşlar; bugün sadece Malatya’nın Battalgazi ilçesindeki Toptaş Camii’nin duvar diplerinde sessizce bekliyor, geçmişte üzerinde bekleyen misafirlerin garipliğini bugün kendileri yaşıyor. İşte bu taşlar, misafirlik kültürümüzün âdeta taşta vücut bulmuş halidir.
Şöyle ki, konulan her taşın bir sahibi vardır. Top gülleleri büyüklüğündeki bu taşlardan birine oturan bir misafir, sessizce şöyle der aslında: “Yoldan geldim, param da yok, kalacak yerim de.”
Taşı oraya koyan da, üstüne oturan da nasıl ve ne zaman hareket etmesi gerektiğini bilir; akşam namazından sonra o taşlardan birine oturan kişiyi gören taş sahibi de onu evine götürür, imkânı nispetinde ağırlardı.
İnsanın aklına, şu soru gelebilir: O dönemin insanı, bir yabancıya nasıl güvenip de evine buyur edebildi? Görünen o ki toplumsal güven ortamı bugünkünden çok daha güçlüymüş. Gönül rahatlığı ile evde misafir ağırlanıyormuş.
Peki, ya bugün? Aynı iç huzuruyla bir yabancıyı evimize buyur edebilir miyiz? Bu soruya cevap hayır olsa da karamsarlığa gerek yok. Çünkü bu durum şehir hayatında pek mümkün görünmese de kırsalda hala gönlü geniş, sofrası açık insanlar var. Unutmamalıyız ki rızkı veren Hazreti Allah’tır, misafiri kapımıza gönderen de O’dur. Gelen her misafirin bereketiyle geldiğinin şuurunda olarak, kapımızı da gönlümüzü de açık tutmamız gerekir.
İyi niyetle geldi ise helal ü hoş, afiyet şifa olsun. En önemlisi hidayetine vesile, Müslüman’ın misafirperverliğine de örnek olsun.