Henüz 24 yaşındayken divan sahibi olan şair, 26 yaşlarında Klâsik Türk Edebiyatında mesnevî türünün en başarılı örneklerinden biri sayılan 2101 beyitli, "Hüsn ü Âşk" adlı eserini altı ay gibi kısa bir süre zarfında tamamladı. Bir yıl sonra yani 1784 yılında Konya'da Mevlâna Dergâhı’nda çileye(1) girdi; fakat ayrılığına dayanamayan babası Konya Şeyhi Seyit Ebû Bekir Efendiye başvurarak çilenin İstanbul’da Yenikapı Mevlevîhanesi’ne nakli için izin almıştır. O sıralarda Mevlevîhane’nin Şeyhi olan Ali Nutkî Dede’nin notlarına göre Galip, 1001 günlük çilesini 25 Ramazan 1201 / 11 Temmuz 1787 günü Yenikapı Mevlevîhanesi’nde tamamlayarak, “Dede” olmuştur. Galip çilesi sırasında şiir söylememiştir. Sonraları Sütlüce'deki evinde, 1790’dan 1791 yılına kadar ilimle ve eser yazmakla uğraştı. Niyeti, bundan sonra babası ve annesi ile bir eve geçmek ve orada manevî bir iklimde inziva hayatı yaşamaktı; fakat o yıl padişah olarak tahta çıkan, bir sanat, kültür, edebiyat âşığı, aynı zamanda şair de olan III. Selim, Şeyh Galip'in şiirlerini tanıyor, seviyor ve şaire saygı duyuyordu. Değil mi ki mücevheratın kıymetinden ancak sarraf anlar!?... III. Selim Şeyh Galip’i Saraya davet etti, kendisiyle görüştü, ona hediyeler sundu ve iltifatlarda bulundu. Bu tarihlerde 11 Haziran 1791’de Galip, 22. şeyh olarak Galata Mevlevîhanesi şeyhliğine getirildi. III. Selim, sık sık Galata Mevlevîhanesi'ne gitmiş ve sohbetlerde bulunarak Şeyh Galip'e verdiği ehemmiyeti göstermiştir. Şeyh Galip'in sarayı ziyaretinde de Padişah’ın, "Pamuk Şeyh’im, şeref verdiniz." diye itibar sözü ile karşılandığı bilinir.
Şeyh Galip Galata Mevlevîhanesi'ne başladığı tarihten itibaren, "Galip Dede" diye anılmıştır. 1794 senesinde üzerinde büyük emeği olan Annesi Emine Hanımın ölmesi ve çok sevdiği şair Esrar Dede’yi annesinin ölümünden üç sene sonra, 1797’de kaybetmesi Galip Dede’yi derinden sarsacak ve yaralayacaktır. Şeyh Galip bu olaylardan bir yıl sonra hastalanarak yatağa düşmüştür. Padişah ve çevresindekilerinin bütün çabalarına karşılık, birkaç ay sonra, şöhretinin zirvesine ulaştığı 26 Recep 1213 / 1799 yılının 3 Ocağında 42 yaşında, bu fani âlemden, “Bâkî kalan bu kubbede hoş bir seda imiş…” ifadesini şahsında bulduğumuz Peygamber sevdalısı bu büyük mutasavvıf, bakî âleme, Rabb’ine çok genç yaşta yürüyecektir. Allah derecelerini âli eylesin…
Büyük Divan Üstadı Şeyh Galip, Klâsik Türk Edebiyatına farklı bir mana boyutu getirmiştir. O, Klâsik Edebiyat çizgisinde kalarak Klâsik Edebiyat anlayışını, muhteva açısından içerisinde bulunduğu Mevlevî ve tasavvuf kültürü yardımıyla da omuzlayarak yükseklere taşımıştır. Bütün şiirlerinde tasavvuf öğretisinin yoğunluğu ve süreliği, mücerret kavramların müşahhaslaşarak bir derinlik kazanması görülür. Zengin bir ruh âlemine sahip olan Galip’i anlamak için tasavvufun girift lâbirentlerinde debelenmek gerekir. Şeyh Galip’in muhayyilesi çok zengindir. Soyut duygularla, yaşadığı manevî atmosfer arasında bağlantılar kurar. İç âleminde yoğun düşünceler duyan Şeyh Galip, bu duyuşlarını sembollerle çok etkili ve sarih bir şekilde ortaya kor. Dili ağır ve süslüdür; fakat şiirlerinin içeriği, bünyesinde yaşadığı toplumun yüzyıllardır nesilden nesile aktardığı manevî kültür birikimiyle uyumludur. Bunun yanında sade ve süssüz bir Türkçe’yle söylediği şiirleri de vardır. Onu diğer büyük divan sanatçılarından farklı kılan tasavvuftur. Büyük yanar dağların içerisindeki volkanları zamanla dışarı atması gibi Şeyh Galip de kalp manevî iklimindeki volkanları dışarı atar. Bu atımları, harikulâde tabaklar içerisinde ikram edilen leziz taamlar gibi güzel kalıplarda, kaplarda sunar. Galip Dede’yi üstün kılan bu sunumlarıdır. Şiirlerinde hayaller çok renkli ve zengin bir kompozisyon oluşturur. Tıpkı Mevlâna Celâlettin-i Rumî’nin Mesnevî’si gibi günümüzde Şeyh Galip Dede’nin şiirleri, şiirlerindeki semboller, söz sanatları, benzetmeler, Batı’da büyük ilgi görmektedir.
NAAT:
Kelime anlamı olarak naat, methederek anlatma, övme, vasıflandırma demektir. Divan Edebiyatında naatlar, daha çok Hz. Peygamber’i methederek övmek ve O’nun şefâatine nail olmak maksadıyla yazılmış manzumelerdi. Naat-ı Şerif, Naat-ı Nebi, Naat-i Mustafa olmakla birlikte; her hangi bir tasavvuf ulusunun, bir din büyüğünün, özellikle de Hulefa-i Raşidin’e (Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali)'nin övgüsüne tahsis edilmiş naatlar da vardır. İran edebiyatında, XVI. asırda, Hz. Ali hakkında yazılmış olan naatlar oldukça geniş bir yekûn tutmaktadır. Dört Halife’nin (Çihâryâr) metihleri hakkında yazılan manzumelere: "Naat-i Çâryâr" Hz. Ali'nin methini konu edinenlere de "Naat-i Ali" denir. Cem'i “nu'ût” dur. Naat yazanlara "naatgû" cami ve tekkelerde naat okuyanlara da "naathân" tabiri kullanılır.
Naatlar, divanların baş kısmında Tevhîd ve Münacaatlardan sonra yer alır. Klâsik şiirimizde övgüler daha çok kaside ile yapılmaktadır. Fakat naatlar kasidenin yanında mesnevî, gazel, murabba, muhammes, müseddes, gibi nazım şekilleriyle de yazılmıştır. Umumiyetle, hangi nazım şekli ile yazılmış olursa olsun, Hz. Muhammed'i konu alan manzumelerin tümüne “naat” adı verilmekleredir. Bu arada, az da olsa, mensur naatlara da tesadüf edilmektedir. Birkaç istisna dışında, Divan şairlerinin hemen hepsinin naat yazdığı söylenebilir. Osmanlı edebiyatında en çok naat yazan şair, Nazîm'dir. Bu edebiyatta Şeyhî (ölm. 1431), Ahmet Paşa (ölm. 1497), Necatî (ölm. 1509), Fuzulî (ölm. 1556), Nefî (ölm. 1635), Naîmî (ölm. 1727), Nâbî (ölm. 1712), Sabit (ölm. 1712), İshak Efendi (ölm. 1776), Şeyh Galip (ölm. 1799) naat sahasında başarılı olmuş şairler arasında sayılmaktadır. Fuzulî'nin, "su" ve "gül" redifli kasideleri, Nâbî'nin 137 beyitlik, Şeyh Galip'in, "müseddes" nazım şekli ile kaleme aldıkları naatları oldukça ünlüdür.
Naatlarda, önce Hz. Peygamber (s.a.v.)'in üstün meziyetleri, bütün güzel vasıfları, ahlâkının eşsizliği anlatıldıktan sonra, mucizelerinden bahsedilir. Manzum naatların bazılarında, sonlara doğru Ehl-i Beyt'in, Dört Halife’nin, Ashâb'ın ileri gelenlerinin üstün özellikleri anlatılır. Nihayette, Hz. Peygamber'in şefaatine sığınılır ve manzume, salât ve selâm faslı ile sona erer. Naatlarda âyet ve hadislerden yapılan iktibaslara ve telmihlere çokça tesadüf edilir. Arap Edebiyatında ise Peygamber Efendimizi metheden şiirler daha O’nun sağlığında yazılmaya başlanmıştır. Arap Şairi Züheyr’in Efendimiz için kaleme aldığı, “Kaside-i Bürde” çok ünlüdür.
İstedik ki Rehber Dergisi’nin bu sayısında doğumunun 1435. yılını kutladığımız Rasûlullah Efendimizin Klâsik Türk Edebiyatındaki müstesna yerini gösterelim, Klâsik Türk Edebiyatında bir kültür hâline gelen ve Divan şairlerinin hemen hepsinin yazdığı naatlardan özellikle ünlü olanlarından bir tanesinin tahlilini yaparak sizlerle paylaşalım...
Şeyh Galip ve Klâsik Türk Edebiyatında Hz. Peygamber’in sevgisi ve şefaatine nail olmak için yazılan naatlar hakkında yukarıda yeterince bilgiler verildi. Şeyh Galip’e ait o ünlü “Naat”ın orijinalini ve orijinalinin günümüz Türkçe’sine çevrisini vererek, İnşâallâhhüteâlâ, daha sonra naatın kısa bir şerhini yapalım.
EFENDİM!...
Sultân-ı rüsûl, şâh-ı mümeccedsin Efendim!...
Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim!...
Dîvân-ı İlâhîde ser-âmedsin Efendim!...
Menşûr-ı le’amrüke mü’eyyedsin Efendim!...
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
Tâbiş-geh-i ervâh-ı mücerred güherindir…
Mâlişgeh-i ruhsâr-ı melik hâk-i derindir…
Ayîne-i dîdâr-ı tecellî nazarındır…
Bû Bekr Ömer, Osmân ü Ali yârlarındır…
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda…
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda…
Gülbâng-i kudûmun çekilir Arş-ı Hudâ’da…
Esmâ-i Şerîfin anılır arz u semâda…
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
Ol dem ki velîlerle nebîler kala hayrân…
‘Nefsî’ deyü dehşetle kopa cümleden efgân.
Ye’s ile usâtın ola ahvâli perîşân.
Düstûr-ı şefâ’atle senindir yine meydan…
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim! Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
Bir gün ki dalıp bahr-ı gama-ı firkate gittim.
İlden yitirip kendimi, bîhodluğa yitdim.
İsyânım anıp, âkıbetimden hazer itdim:
Bu matlâ’ı yâd eyledi bir seyyid işitdim.
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
Ümmîddeyiz ye’s ile âh eylemeyiz biz!
Sermâye-i îmânı tebâh eylemeyiz biz.
Bâbun koyup ağyâre penâh eylemeyiz biz.
Bir kimseye sâyende nigâh eylemeyiz biz.
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
Bî-çâredir ümmetlerin isyânına bakma…
Dest-i red urup, hasret ile Dûzâha kakma…
Rahm eyle amân, âteş-i hicrânına yakma…
Ez-cümle kulun Gâlib-i pür-cürmü bırakma.
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!...
Bilinmeyen Osmanlıca Kelimeler
Sultân-ı Rüsül: Resullerin Sultanı
Şâh-ı Mümecced: Methedilmiş, övülmüş, şereflendirilmiş şah
Devlet-i sermet: Sürekli, değişmez, daimî devlet
Ser-âmed: Başta bulunan, ileri gelen
Menşû: Neşrolunmuş, dağıtılmış, yayılmış
Sultân-ı müeyyedsin: Doğrulanmış sultan
Tâbişgeh-i ervâh-ı mücerred: Pırıltılı yerde üstün ruhlar
Güher: Elmas, cevher
Mâlişgeh-i ruhsâr-ı melek: Meleklerin yüzlerini sürdüğü yer
Hâk-i derindir: Kapı eşiğinin toprağı
Minber-i iklîm-i bekâda: Ebedî devletin minberi
Mahkeme-i rûz-ı cezâda: Ceza gününün mahkemesi